Cuma, Kasım 30, 2012

tuvalet kağıdı üzerine fragmanlar #3


Bir bakıma, dedi Raban. Bir bakıma, gece aydınlatıyordu pisliğinizi. Ve siz, işte bu yüzden geceleri çokça uyurdunuz. Tüm bu gerçekliğe gözlerinizi yummaktı tüm isteğiniz. Bunların altını üstünü pek çok ıvır zıvırla doldurur, gecenin çirkinliğinden bahsederdiniz. Yanılıyordunuz ve daha kötüsü, yanıldığınızı görmüyordunuz. Çirkin olan sizlerdiniz. Geceden korktuğunuz için uyurken bile odanızı aydınlatır, işe güce yaramayan “gece” lambalarınız altında usul usul erirdiniz. Korkularınızın boyunuzu aşışını aynı umursamazlıkta seyreder, övgülere sığdıramadığınız uykularınıza saklanırdınız. Tüm bu gördüğün, göremediğin denizler de geceyi savunur, dedi Raban, düşünürken daldığı yerlerden geri dönebilmek için tekrar tekrar çabalarken. Ondandır her gün güneşi yutmaya çalışarak geceyi çağırışları. Her ney… Raban, sözlerini tamamlayamadı. Bu sefer başaramadı, sonsuz düşünce çöplüğünden geri dönmeyi. Oracıkta kalıverdi, gece onu da yutmuştu.

Perşembe, Ağustos 16, 2012

ölüme mektuplar #1

Hiç sevmiyorum onu, dedi; o psikolojiyi hissetmek bile istemiyorum. Nasıl yapabilirdim ki bunu? Fark etmediği, bilmek istemediği şeyler vardı. Bilse, hakkımda daha da ikircikli bir hale gelecekti. Bilsin hiç istemiyordum, anlatamadıklarımla yaşamak da. Hissetmek istemediği şeyleri benim hissetmediğim tek bir gün bile yoktu. Her güne aynı çürümüş, yavan hislerle uyanmaktı elbette bende olan biten. Hepi topu dört kelime bir cümle işte, bir adamı ne kadar kötü edebilirdi ki? "Çürümüş, yavan hislerle uyanmak." Beni seçmek, onu öldürmekti. Biraz olsun mutlu olma ihtimali varken öylesine olmaması gereken bir seçişti ki bu, engelleyemiyordum yine de. Olmamalıydı, olabildiğince benden uzaklaşmalı, tüm gücüyle kaçmalıydı buralardan. Buralarda insanı iyi eden tek bir gün bile yoktu. Aynı griliği solur, aynı griliği yaşardık. Burası yer yüzünde gün doğumundan korkanların ve gün doğumuna koşanların birlikte olabildiği tek yerdi. Anlatılan o heybetli cehennem aslında burasıydı. Ne gökleri aramak lazımdı bunu bilmek için ne de toprak olana kadar toprakları kazmak. Ne alevler yükselirdi buralarda ne de prangalı köleler çığlık atardı. Burada kimse var olamazdı. Hiçbir zaman izin vermezdi Gri buna, sonsuz kez yaklaşırdınız belki var olmaya ama asla var olamazdınız.   Haksız da sayılmazlardı hiç, bilselerdi... Denilen çok doğruydu bu noktada: "Başlamak hataydı, başlayamamaksa ızdırap." Bir an olsun, kendimi düşünseydim eğer, ona mutsuzluğumu vaat edebilirdim. Hoş, ne fazlası bendeydi ne de eksiği. Katıksız ve eksiksiz bir mutsuzluktu işte. 

(el yazmaları burada kesiliyor, hayatı gibi.)

Cumartesi, Haziran 09, 2012

tuvalet kağıdı üzerine fragmanlar #2


...
“Ben hep seni bekledim.”
Kulaklarına ilişen ya da aklına düşen tek cümle bu oldu Raban’ın. Pek dinlemiyordu. “Ben de.” demekle yetindi ilkin. Sonra sonra ekledi: “Ben de hep beni bekledim. Beklemekle yetinemeyecek kadar çok bekledim üstelik. Gecenin dahi örtemediği  pislikler içinde, vakitsiz grilikleri solurken, varolamazken bile. Bir gün tepetaklak oldu sanki her şey. Kaçamaz oldum kendimden. Anımsa her zaman bunu. Kurtuluşun yok her kimsen, kendinden. Dilediğin yalanları üfürsün dudakların, dilediğin kadar gözlerini yum hayata, dilediğin kadar, yapabildiğin kadar, kaç... Kaçamadığın hep sensin.”  Ardından uzandı Raban, aldığı eski kitapları okur gibi yaptı. Bunun gerekliliğinden ziyade karşısındakine sahici bir düşünme payı bırakmak istediğindendi. Belki böyle bir gerçeklikten öte bir şey kalmayışından. Bunu o da bilemiyordu, niye bilsindi ki? Daha fazla sessizlik için gözlerini yumdu. Aynı kaybedişi duyumsadı yine, aynı pişmanlıkları. Gerçeğine yeğlediği hayallerine baktı bir, bir de elindekilere.  Doğrusu, bakmamayı yeğledi ellerine. Bundan da kaçmak istiyordu şüphesiz. Daha fazla düşünmemek için sordu Raban: "Sen beni neden bekledin?”

Cumartesi, Mayıs 19, 2012

tuvalet kağıdı üzerine fragmanlar #1



Başkaları için günler değişiyor, dedi Raban, hep başkaları için.  Günler evrilse, vakit filan büzülse de o, sanki o grilikten kaçamayacaktı. Tek yapraklı bir takvimi vardı onun, aynı zamanda bir saati. Akrepsiz, yelkovansız. Zaman hep gri’ydi.  Gri, hilesizdi. Renk çalarken “başkaları” hayatlarına, hakikaten bir şeyler “çalıyorlardı” kendilerinden olmayanlardan. Kimse umursayamadı. Eriyip giderken griliklerin içinde, birilerinin onlar için biçtiği rolden öteye gidemediler  hiçbir zaman. Renk içindi tüm bu aptallıkları. Aslında renk sandıkları da gri’ydi. Ötesi var mıydı ki böylesinin? “İnsanlığın bu kadar aptal olmaya hakkı yok aslında.” Diye düşündü Raban, tek arkadaşı Ahraz’ın evine geldiğini henüz fark etmemişken. Kalabalık bir kütüphanenin en terk edilmiş köşesinde karşılaşmışlardı onlar. Kimsenin okumadığı kitapları okurlardı nedense, garipliğin kimde olduğunu pek de umursamadan. Aptallıklarını fark edemeyen ölümlülerin gözünde neyi, neden umursasınlardı ki? Raban kapıyı açtı, Ahraz göz ucuyla masadaki kağıtları gösterdi,  battaniyeyi üzerine çekerken.
“M”
Raban’ın görebildiği tek şeydi bu, çok düşünmedi.
Sıra şimdi “başkaları”ndaydı.
Bunu bildiklerinden ikisi de hemen uyumak istedi,
vakit çoktan gri olmuştu.