Bir bakıma, dedi Raban. Bir bakıma, gece aydınlatıyordu
pisliğinizi. Ve siz, işte bu yüzden geceleri çokça uyurdunuz. Tüm bu gerçekliğe
gözlerinizi yummaktı tüm isteğiniz. Bunların altını üstünü pek çok ıvır zıvırla
doldurur, gecenin çirkinliğinden bahsederdiniz. Yanılıyordunuz ve daha kötüsü,
yanıldığınızı görmüyordunuz. Çirkin olan sizlerdiniz. Geceden korktuğunuz için
uyurken bile odanızı aydınlatır, işe güce yaramayan “gece” lambalarınız altında
usul usul erirdiniz. Korkularınızın boyunuzu aşışını aynı umursamazlıkta
seyreder, övgülere sığdıramadığınız uykularınıza saklanırdınız. Tüm bu
gördüğün, göremediğin denizler de geceyi savunur, dedi Raban, düşünürken
daldığı yerlerden geri dönebilmek için tekrar tekrar çabalarken. Ondandır her
gün güneşi yutmaya çalışarak geceyi çağırışları. Her ney… Raban, sözlerini
tamamlayamadı. Bu sefer başaramadı, sonsuz düşünce çöplüğünden geri dönmeyi.
Oracıkta kalıverdi, gece onu da yutmuştu.
Cuma, Kasım 30, 2012
Cuma, Ağustos 31, 2012
Perşembe, Ağustos 16, 2012
ölüme mektuplar #1
Hiç sevmiyorum onu, dedi; o psikolojiyi hissetmek bile istemiyorum. Nasıl yapabilirdim ki bunu? Fark etmediği, bilmek istemediği şeyler vardı. Bilse, hakkımda daha da ikircikli bir hale gelecekti. Bilsin hiç istemiyordum, anlatamadıklarımla yaşamak da. Hissetmek istemediği şeyleri benim hissetmediğim tek bir gün bile yoktu. Her güne aynı çürümüş, yavan hislerle uyanmaktı elbette bende olan biten. Hepi topu dört kelime bir cümle işte, bir adamı ne kadar kötü edebilirdi ki? "Çürümüş, yavan hislerle uyanmak." Beni seçmek, onu öldürmekti. Biraz olsun mutlu olma ihtimali varken öylesine olmaması gereken bir seçişti ki bu, engelleyemiyordum yine de. Olmamalıydı, olabildiğince benden uzaklaşmalı, tüm gücüyle kaçmalıydı buralardan. Buralarda insanı iyi eden tek bir gün bile yoktu. Aynı griliği solur, aynı griliği yaşardık. Burası yer yüzünde gün doğumundan korkanların ve gün doğumuna koşanların birlikte olabildiği tek yerdi. Anlatılan o heybetli cehennem aslında burasıydı. Ne gökleri aramak lazımdı bunu bilmek için ne de toprak olana kadar toprakları kazmak. Ne alevler yükselirdi buralarda ne de prangalı köleler çığlık atardı. Burada kimse var olamazdı. Hiçbir zaman izin vermezdi Gri buna, sonsuz kez yaklaşırdınız belki var olmaya ama asla var olamazdınız. Haksız da sayılmazlardı hiç, bilselerdi... Denilen çok doğruydu bu noktada: "Başlamak hataydı, başlayamamaksa ızdırap." Bir an olsun, kendimi düşünseydim eğer, ona mutsuzluğumu vaat edebilirdim. Hoş, ne fazlası bendeydi ne de eksiği. Katıksız ve eksiksiz bir mutsuzluktu işte.
(el yazmaları burada kesiliyor, hayatı gibi.)
(el yazmaları burada kesiliyor, hayatı gibi.)
Cumartesi, Haziran 09, 2012
tuvalet kağıdı üzerine fragmanlar #2
...
“Ben hep seni
bekledim.”
Kulaklarına
ilişen ya da aklına düşen tek cümle bu oldu Raban’ın. Pek dinlemiyordu. “Ben de.”
demekle yetindi ilkin. Sonra sonra ekledi: “Ben de hep beni bekledim. Beklemekle
yetinemeyecek kadar çok bekledim üstelik. Gecenin dahi örtemediği pislikler içinde, vakitsiz grilikleri
solurken, varolamazken bile. Bir gün tepetaklak oldu sanki her şey. Kaçamaz oldum
kendimden. Anımsa her zaman bunu. Kurtuluşun yok her kimsen, kendinden.
Dilediğin yalanları üfürsün dudakların, dilediğin kadar gözlerini yum hayata,
dilediğin kadar, yapabildiğin kadar, kaç... Kaçamadığın hep sensin.” Ardından uzandı Raban, aldığı eski
kitapları okur gibi yaptı. Bunun gerekliliğinden ziyade karşısındakine sahici
bir düşünme payı bırakmak istediğindendi. Belki böyle bir gerçeklikten öte bir
şey kalmayışından. Bunu o da bilemiyordu, niye bilsindi ki? Daha fazla
sessizlik için gözlerini yumdu. Aynı kaybedişi duyumsadı yine, aynı
pişmanlıkları. Gerçeğine yeğlediği hayallerine baktı bir, bir de
elindekilere. Doğrusu, bakmamayı yeğledi
ellerine. Bundan da kaçmak istiyordu şüphesiz. Daha fazla düşünmemek için sordu
Raban: "Sen beni neden bekledin?”
Cumartesi, Mayıs 19, 2012
tuvalet kağıdı üzerine fragmanlar #1
Başkaları için
günler değişiyor, dedi Raban, hep başkaları için. Günler evrilse, vakit filan büzülse de o, sanki o grilikten kaçamayacaktı. Tek yapraklı bir takvimi vardı onun, aynı
zamanda bir saati. Akrepsiz, yelkovansız. Zaman hep gri’ydi. Gri, hilesizdi. Renk çalarken “başkaları”
hayatlarına, hakikaten bir şeyler “çalıyorlardı” kendilerinden olmayanlardan. Kimse
umursayamadı. Eriyip giderken griliklerin içinde, birilerinin onlar için
biçtiği rolden öteye gidemediler hiçbir zaman.
Renk içindi tüm bu aptallıkları. Aslında renk sandıkları da gri’ydi. Ötesi var
mıydı ki böylesinin? “İnsanlığın bu kadar aptal olmaya hakkı yok aslında.” Diye
düşündü Raban, tek arkadaşı Ahraz’ın evine geldiğini henüz fark etmemişken.
Kalabalık bir kütüphanenin en terk edilmiş köşesinde karşılaşmışlardı onlar. Kimsenin
okumadığı kitapları okurlardı nedense, garipliğin kimde olduğunu pek de
umursamadan. Aptallıklarını fark edemeyen ölümlülerin gözünde neyi, neden
umursasınlardı ki? Raban kapıyı açtı, Ahraz göz ucuyla masadaki kağıtları
gösterdi, battaniyeyi üzerine çekerken.
“M”
Raban’ın
görebildiği tek şeydi bu, çok düşünmedi.
Sıra şimdi
“başkaları”ndaydı.
Bunu
bildiklerinden ikisi de hemen uyumak istedi,
vakit çoktan gri
olmuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)