Hiç sevmiyorum onu, dedi; o psikolojiyi hissetmek bile istemiyorum. Nasıl yapabilirdim ki bunu? Fark etmediği, bilmek istemediği şeyler vardı. Bilse, hakkımda daha da ikircikli bir hale gelecekti. Bilsin hiç istemiyordum, anlatamadıklarımla yaşamak da. Hissetmek istemediği şeyleri benim hissetmediğim tek bir gün bile yoktu. Her güne aynı çürümüş, yavan hislerle uyanmaktı elbette bende olan biten. Hepi topu dört kelime bir cümle işte, bir adamı ne kadar kötü edebilirdi ki? "Çürümüş, yavan hislerle uyanmak." Beni seçmek, onu öldürmekti. Biraz olsun mutlu olma ihtimali varken öylesine olmaması gereken bir seçişti ki bu, engelleyemiyordum yine de. Olmamalıydı, olabildiğince benden uzaklaşmalı, tüm gücüyle kaçmalıydı buralardan. Buralarda insanı iyi eden tek bir gün bile yoktu. Aynı griliği solur, aynı griliği yaşardık. Burası yer yüzünde gün doğumundan korkanların ve gün doğumuna koşanların birlikte olabildiği tek yerdi. Anlatılan o heybetli cehennem aslında burasıydı. Ne gökleri aramak lazımdı bunu bilmek için ne de toprak olana kadar toprakları kazmak. Ne alevler yükselirdi buralarda ne de prangalı köleler çığlık atardı. Burada kimse var olamazdı. Hiçbir zaman izin vermezdi Gri buna, sonsuz kez yaklaşırdınız belki var olmaya ama asla var olamazdınız. Haksız da sayılmazlardı hiç, bilselerdi... Denilen çok doğruydu bu noktada: "Başlamak hataydı, başlayamamaksa ızdırap." Bir an olsun, kendimi düşünseydim eğer, ona mutsuzluğumu vaat edebilirdim. Hoş, ne fazlası bendeydi ne de eksiği. Katıksız ve eksiksiz bir mutsuzluktu işte.
(el yazmaları burada kesiliyor, hayatı gibi.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder