...
“Ben hep seni
bekledim.”
Kulaklarına
ilişen ya da aklına düşen tek cümle bu oldu Raban’ın. Pek dinlemiyordu. “Ben de.”
demekle yetindi ilkin. Sonra sonra ekledi: “Ben de hep beni bekledim. Beklemekle
yetinemeyecek kadar çok bekledim üstelik. Gecenin dahi örtemediği pislikler içinde, vakitsiz grilikleri
solurken, varolamazken bile. Bir gün tepetaklak oldu sanki her şey. Kaçamaz oldum
kendimden. Anımsa her zaman bunu. Kurtuluşun yok her kimsen, kendinden.
Dilediğin yalanları üfürsün dudakların, dilediğin kadar gözlerini yum hayata,
dilediğin kadar, yapabildiğin kadar, kaç... Kaçamadığın hep sensin.” Ardından uzandı Raban, aldığı eski
kitapları okur gibi yaptı. Bunun gerekliliğinden ziyade karşısındakine sahici
bir düşünme payı bırakmak istediğindendi. Belki böyle bir gerçeklikten öte bir
şey kalmayışından. Bunu o da bilemiyordu, niye bilsindi ki? Daha fazla
sessizlik için gözlerini yumdu. Aynı kaybedişi duyumsadı yine, aynı
pişmanlıkları. Gerçeğine yeğlediği hayallerine baktı bir, bir de
elindekilere. Doğrusu, bakmamayı yeğledi
ellerine. Bundan da kaçmak istiyordu şüphesiz. Daha fazla düşünmemek için sordu
Raban: "Sen beni neden bekledin?”